Bu baba tarafındaki akrabalarımdan neden bu kadar rahatsız olduğumu buldum. Birçok arkadaşımdan neden rahatsızsam aynı sebepten. Benim belli kalıplara göre davranmamı bekliyorlar, ben de pragmatik bir kişi olaraktan o kalıplara göre davranmayı kolayca başarıyorum. Fakat o şekilde davranmak bir yerde kendine ihanet olduğundan o insanların hiçbiriyle görüşmek istemiyorum. Ve BENİ GERİYORLAR diyorum. Germelerinin sebebi de bu.
Bu sınır polislerinin, kapıda bekleyen bodyguardların falan işi çok kötü ya. Sürekli birilerini içeri almamaya falan çalıştıkları için sürekli olumsuz ve önleyici bir tutum takınmaları gerekiyor. Oldukça yorucu olsa gerek. Halbuki öğretmen mesela, insanlara yardım ediyor.
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Şöyle bir sorunum var sanırım. Son yıllarda baya bir fakirlik çektim. (Sorun bu değil bi sn açıklıyorum) Benim kadar fakir sürüyle insan vardı tabi, fakat o fakir insanlar beraber mutlu mutlu takılıyorlar. Çevremde benim fakirliğimde hiç arkadaşım yok sanırım, hatta çoğu arkadaşımın arabası falan ar. Bu da kendime karşı bir acıma duygusuna kapılmama sebep olmuş olabilir(Henüz soruna gelmedim). Şöyle ki, benim gibi bir fakir olunca oldukça yalnız kalıyorsun gibi geliyor. Çünkü, mesela burs mülakatına gittiğimde de oradaki kadın fakirliğime inanmayaraktan "Mankenlik falan yapsana." dedi. Sebebi şu ki; fakirlerin, zeki olsalar mühendislik falan okuyor olsalar bile, pek de haksız sayılmayacak bir şekilde kültür yoksunu, doğulu görünümlü, kötü giyinen, zevksiz insanlar olduğu düşünülüyor. (Genelleme tabi)
Sonuç olarak onlar da, kendileri gibi kötü giyinen arkadaşlarıyla bir komün oluşturuyorlar, öğle yemeklerini beraber yemekhanede yiyorlar. Yemekleri alırken "Hocam biraz daha koy üstüne" falan diyorlar. Burs alıyor olsalar bile gidip yine yandan çizgili penye tişört satın alıyorlar.
Ben ise biraz tek başıma kalmış oluyorum bu durumda, hence kendine acıma duygusu. Asuş da eşlik ediyor bana gerçi; ama o gerçek manada fakir sayılmaz. Sonuç olarak sorunumu açıklayabilirim artık. Fakir insanlara, toplumun alt seviyelerine karşı empati duygumu sanırım ciddi anlamda yitirmiş olabilirim ya da hiç sahip olmamış da olabilirim. Gerçi, şimdi böyle kelimelere dökünce tam olarak ikna olmadım yitirdiğime, fakat bu durumdan korkuyorum, evet.
Aynı şekilde, bu Somali'deki insanlara karşı falan da çok büyük bir acıma hissetmiyorum. Televizyonda zayıf çocukları görünce biraz üzülüyorum. Ama "Orada insanlar ölüyor." gibi bir cümle duyunca içimde çok bir şey kıpırdamıyor. Bu da empati duygusunun kaybıyla ilgili bir sorun sanırım. Fakat öte yandan, orada her zaman insanlar ölüyor. Kimsenin de sikinde değil. Batı uygarlığı(Türkiye'yi de katalım) orayı sömürmüş, gelişmemişliğe, açlığa mahkum etmiş; hiçbir insan da bunlara sebep olmuş sistemimizden şikayetçi değil. O yüzden de, orada olanların hiç farkında değilmiş gibi davranıp, 5 lira para göndermek ikiyüzlü ve ahlaksız bir davranış diye düşünüyorum.(Durumun farkındaysa np)
Ayrıcana, hayatımı başarı odaklı yörüngesinden kesinlikle çıkarmalıyım. Bunu bir şekilde aşmam lazım, sanırım sürekli başka şeylere ağırlık vermeye çalışmak işe yarayabilir. İçinde olduğum andan daha çok memnun olmaya çalışmalıyım.
Bir de dönüp bakıyorum da, bu seneki kaptanlığım beni bir noktada rahatsız ediyor. Kendimi yönetici kademesinin adamı gibi hissettim bazı anlarda, aslında pek öyle olduğumu düşünmesem de. Sorumluluk almak çok güzel ama, sorumluluğun başkaları tarafından verilmesi o kadar güzel değil. Şöyle bir durum var: İktidar insanın biraz hoşuna gidiyor. Doğru olan gitmemesi. Yönetici ve idarecilerle takılırken -belirsizce de olsa- onaylayıcı davranman gerektiğini, esprilere gülmen gerektiğini falan hissediyorsun. Sırf nezaketten değil de, sahip olduğun iktidarı da güven altında tutmak istediğin için. Bu da rahatsız edici bir hissiyat.
Toplumumuz, başarıyı ve iktidarı insanın değer ölçüsü olarak görüyor. Ben de hatta, bir ara hayatın amacının başarılı olmak olduğu ile ilgili bir yazı yazmıştım. Daha uygun bir değer ölçüsü nedir bilmiyorum, ama bu noktada bir yanlışlık var.
Çok süper çözümlemeler yaptım, yatıyorum. İyi geceler xoxo
![]() |
| Fakirlerin Vazgeçilmezi: Yandan Çizgili Penye Tişört |
Sonuç olarak onlar da, kendileri gibi kötü giyinen arkadaşlarıyla bir komün oluşturuyorlar, öğle yemeklerini beraber yemekhanede yiyorlar. Yemekleri alırken "Hocam biraz daha koy üstüne" falan diyorlar. Burs alıyor olsalar bile gidip yine yandan çizgili penye tişört satın alıyorlar.
Ben ise biraz tek başıma kalmış oluyorum bu durumda, hence kendine acıma duygusu. Asuş da eşlik ediyor bana gerçi; ama o gerçek manada fakir sayılmaz. Sonuç olarak sorunumu açıklayabilirim artık. Fakir insanlara, toplumun alt seviyelerine karşı empati duygumu sanırım ciddi anlamda yitirmiş olabilirim ya da hiç sahip olmamış da olabilirim. Gerçi, şimdi böyle kelimelere dökünce tam olarak ikna olmadım yitirdiğime, fakat bu durumdan korkuyorum, evet.
Aynı şekilde, bu Somali'deki insanlara karşı falan da çok büyük bir acıma hissetmiyorum. Televizyonda zayıf çocukları görünce biraz üzülüyorum. Ama "Orada insanlar ölüyor." gibi bir cümle duyunca içimde çok bir şey kıpırdamıyor. Bu da empati duygusunun kaybıyla ilgili bir sorun sanırım. Fakat öte yandan, orada her zaman insanlar ölüyor. Kimsenin de sikinde değil. Batı uygarlığı(Türkiye'yi de katalım) orayı sömürmüş, gelişmemişliğe, açlığa mahkum etmiş; hiçbir insan da bunlara sebep olmuş sistemimizden şikayetçi değil. O yüzden de, orada olanların hiç farkında değilmiş gibi davranıp, 5 lira para göndermek ikiyüzlü ve ahlaksız bir davranış diye düşünüyorum.(Durumun farkındaysa np)
Ayrıcana, hayatımı başarı odaklı yörüngesinden kesinlikle çıkarmalıyım. Bunu bir şekilde aşmam lazım, sanırım sürekli başka şeylere ağırlık vermeye çalışmak işe yarayabilir. İçinde olduğum andan daha çok memnun olmaya çalışmalıyım.
Bir de dönüp bakıyorum da, bu seneki kaptanlığım beni bir noktada rahatsız ediyor. Kendimi yönetici kademesinin adamı gibi hissettim bazı anlarda, aslında pek öyle olduğumu düşünmesem de. Sorumluluk almak çok güzel ama, sorumluluğun başkaları tarafından verilmesi o kadar güzel değil. Şöyle bir durum var: İktidar insanın biraz hoşuna gidiyor. Doğru olan gitmemesi. Yönetici ve idarecilerle takılırken -belirsizce de olsa- onaylayıcı davranman gerektiğini, esprilere gülmen gerektiğini falan hissediyorsun. Sırf nezaketten değil de, sahip olduğun iktidarı da güven altında tutmak istediğin için. Bu da rahatsız edici bir hissiyat.
Toplumumuz, başarıyı ve iktidarı insanın değer ölçüsü olarak görüyor. Ben de hatta, bir ara hayatın amacının başarılı olmak olduğu ile ilgili bir yazı yazmıştım. Daha uygun bir değer ölçüsü nedir bilmiyorum, ama bu noktada bir yanlışlık var.
Çok süper çözümlemeler yaptım, yatıyorum. İyi geceler xoxo
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Bence ülkeyi terkedelim.
Algıda seçicilik sanırım, son günlerde sapık Türk erkeklerinin kızlara bakışlarına dikkat ediyorum.Korkunç, ürkütücü. Ve yane, baktıkları tipler maksimum diz hizasında etek, kalın askılı body falan giyiyorlar. Kabul edilen min. kısalık hafif geniş sıfır yakalı tişört ve streç olmayan kapri falan. Son 2 yılda falan bu muhafazakarlık hedesinin boku çıktı zaten. Ramazanda da ortamın iyice çivisi çıkıyor. Hayatım belediye otobüslerinde geçtiği için çok süper gözlemliyorum. Açık açık da söylüyor millet, müslüman toplumda böyle giyinemezsiniz, içki içiyorsanız saklanarak için, ramazanda açıkta yemek yiyecekseniz tetikte olun falan diye. Bunu da koyayım: http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=28484&y=HayrettinKaraman
Demokrasimizin önündeki tek engeli kemalizm ve ordu olarak gören liberal ya da solcu arkadaşlar vardı. Neyse sktiret, din faşist bir şey. E öyle, bu insanların böyle yapması gayet normal. Bana kalsa bunlara karşı savaşmak isteyebilirdim uygarlık ışığının taşıyıcısı olarak, ama Ford Prefect'in dediği gibi,
" 'Biz hiçbir şeye kafayı takmıyoruz, tamam mı?' diye üsteledi Ford.
'...'
'Ve bu sonucu belirleyen unsurdur. Biz takıntıya karşı kazanamayız. Onların umrunda, bizimse değil. Kazanan onlar.'
'Benim umrumda olan birçok şey var,' dedi Slartibartfast, sesi biraz kızgınlık ve biraz tereddütle titriyordu.
'Ne gibi?'
'Eee,' dedi yaşlı adam, 'hayat, Evren. Her şey, aslında. Fiyordlar.'
'Bunlar uğruna ölür müydün?'
'Fiyordlar uğruna mı?' diye şaşkınlık içine gözlerini kırpıştırdı Slartibartfast. 'Hayır.'
'Tamam işte' "
Ayrıcana da 80 milyonun 79'u falan böyle. Onlar da bizim gibilerin burada bulunmasını istemiyorlar zaten. Sonuç olarak sktirip gidelim. Evrimde geri kalmış yobaz bir ortamda yaşamak zorunda mıyız amk. Kurtarılmış bölgelerde yaşayıp sonra, yok ööle şey diyenler de otobüse falan binsin amuğa goyıyım. İmkanı olanlara ülkeden gitmeyi öneriyorum, dışarıda da radikal sağ fraksiyonlar bolca var ama %90küsür falan değiller en azından. Herkesin psikolojisi bozuluyor burada. Kızlar, bir miktar da haklı olarak tüm erkekleri potansiyel tecavüzcü sapık olarak görüyor, korumaları gereken önemli şeylere sahip olduklarını düşünüyorlar. Erkekler, kendilerine biraz yakınlık gösteren kızlara 'bu verir lan' diyor, biraz ten görünce boşalıyor falan.
İnsanlar iktidara tabi olmak için benliklerinden vazgeçiyorlar ve farklı olan şeylere saldırıyorlar. Bu da psikolojik analizi olabilirdir umarım. Neyse.
Demokrasimizin önündeki tek engeli kemalizm ve ordu olarak gören liberal ya da solcu arkadaşlar vardı. Neyse sktiret, din faşist bir şey. E öyle, bu insanların böyle yapması gayet normal. Bana kalsa bunlara karşı savaşmak isteyebilirdim uygarlık ışığının taşıyıcısı olarak, ama Ford Prefect'in dediği gibi,
" 'Biz hiçbir şeye kafayı takmıyoruz, tamam mı?' diye üsteledi Ford.
'...'
'Ve bu sonucu belirleyen unsurdur. Biz takıntıya karşı kazanamayız. Onların umrunda, bizimse değil. Kazanan onlar.'
'Benim umrumda olan birçok şey var,' dedi Slartibartfast, sesi biraz kızgınlık ve biraz tereddütle titriyordu.
'Ne gibi?'
'Eee,' dedi yaşlı adam, 'hayat, Evren. Her şey, aslında. Fiyordlar.'
'Bunlar uğruna ölür müydün?'
'Fiyordlar uğruna mı?' diye şaşkınlık içine gözlerini kırpıştırdı Slartibartfast. 'Hayır.'
'Tamam işte' "
Ayrıcana da 80 milyonun 79'u falan böyle. Onlar da bizim gibilerin burada bulunmasını istemiyorlar zaten. Sonuç olarak sktirip gidelim. Evrimde geri kalmış yobaz bir ortamda yaşamak zorunda mıyız amk. Kurtarılmış bölgelerde yaşayıp sonra, yok ööle şey diyenler de otobüse falan binsin amuğa goyıyım. İmkanı olanlara ülkeden gitmeyi öneriyorum, dışarıda da radikal sağ fraksiyonlar bolca var ama %90küsür falan değiller en azından. Herkesin psikolojisi bozuluyor burada. Kızlar, bir miktar da haklı olarak tüm erkekleri potansiyel tecavüzcü sapık olarak görüyor, korumaları gereken önemli şeylere sahip olduklarını düşünüyorlar. Erkekler, kendilerine biraz yakınlık gösteren kızlara 'bu verir lan' diyor, biraz ten görünce boşalıyor falan.
İnsanlar iktidara tabi olmak için benliklerinden vazgeçiyorlar ve farklı olan şeylere saldırıyorlar. Bu da psikolojik analizi olabilirdir umarım. Neyse.
27 Temmuz 2011 Çarşamba
Şu an itibariyle fiziksel konforum her gün, yeni rekor minimum seviyeleri görüyor. Ruhsal bunalımları da küçümsemekle birlikte, diş ağrısı, bel ağrısı etc. gibi fiziksel durumlar çok daha büyük mutsuzluk kaynakları bence.
Almanya'da başlayacağım içedönük ve asosyal yaşamımın ayrıntılarını buradan anlatmak için sabırsızlanıyorum.
Gözlemlediğim şeylerden biri de şu ki, farklı milletlerden insanlar, sosyal ilişkilerini geliştirmek için birbirlerine komik youtube videoları gösteriyorlar. Bununla beraber, gelecekte yapılacaklar ve spor takımları hakkındaki muhabbetler de konuşulan konular arasında.
Bir de hadi itiraf edelim: Cool insanların hepsi Tumblr'da, blogger ezik.
Bir de geçen gün düşündüm de iyi bir Fransa Bisiklet Turu'nu diğer tüm müsabakalara tercih edebilirim. Daha çok draması ve hikayesi olan, sürprize açık başka bir müsabaka yok. Andy şimdi kesin düşünüyordur yatağa yattığında, "Pirenelerde de kaçsaydım keşke aq" ya da "Contador'un peşinden gitmeyecektim Alpe D'Huez de amuniym" diye çocukcağız.
Almanya'da başlayacağım içedönük ve asosyal yaşamımın ayrıntılarını buradan anlatmak için sabırsızlanıyorum.
Gözlemlediğim şeylerden biri de şu ki, farklı milletlerden insanlar, sosyal ilişkilerini geliştirmek için birbirlerine komik youtube videoları gösteriyorlar. Bununla beraber, gelecekte yapılacaklar ve spor takımları hakkındaki muhabbetler de konuşulan konular arasında.
Bir de hadi itiraf edelim: Cool insanların hepsi Tumblr'da, blogger ezik.
Bir de geçen gün düşündüm de iyi bir Fransa Bisiklet Turu'nu diğer tüm müsabakalara tercih edebilirim. Daha çok draması ve hikayesi olan, sürprize açık başka bir müsabaka yok. Andy şimdi kesin düşünüyordur yatağa yattığında, "Pirenelerde de kaçsaydım keşke aq" ya da "Contador'un peşinden gitmeyecektim Alpe D'Huez de amuniym" diye çocukcağız.
20 Temmuz 2011 Çarşamba
Ankara’nın yaz gecelerinde, neredeyse her zaman serin, tatlı bir esinti olur. Bu esintiden bir yandan haz duyarım, diğer yandan ise içimi hep tanımlayamadığım bir özlem kaplar. Böyle zamanlarda aradığımız şeyi asla bulamayacağımızı düşünürüm. Belki gerçekten de ana rahmine özlem duyuyoruzdur, ama ana rahmi sıcak bir yer değil mi, esmiyordur da. Gece olması da önemli sanırım, çünkü geceleri yetişmemiz gereken yerler ya da yapacak işlerimiz yoktur, kendimizle baş başa kalırız. Biraz lame oldu sanki bu paragraf.
Sevdiğim kişiler var, keşke daha fazla sevdiğim insan olsaydı, keşke daha fazla insanla daha anlamlı bağlar kurabilseydim/kurabilsem. Şu an düşünüyorum da, ne yapmak istersin diye sorsalar, tatlı, serin bir esintiye sahip bir yaz gecesinde, çevremde birçok insan olsun ve birbirimizle iletişim kuralım isterim. Ama iletişim.
Bir de insanların gerçekten iletişim kurması ne kadar zor. İletişim zorlamayla olmaz kine, insanların muhabbet etmek için kafelerde oturması falan düşününce pek de sonuç vermiyor. Çünkü kafede oturmak kişiler arasında direkt olarak beklenti yaratıyor, “Burada, şimdi, muhabbet etmeliyiz.” Ve bu muhabbet olaylarının birçok dinamiği var, sonuç olarak bu yapılan şey de başlı başına bir iş. Ve insanın kafası bir işle meşgulken gerçek manada iletişim kuramaz, yalnızca dinamiklerin gereklerini yerine getirebilirler gibi geliyor bana. Of.
Takımımın durumuna üzülüyorum, çıkış noktası da pek yok gibi görünüyor. Kısmet.
Genç Werther’in Acıları’nı okuyorum şimdi(Almanya’ya gitcem ya), genç Werther ağır mal. Goethe bu kitabı yazınca intiharlar falan artmış ya bir sürü, bu durum Model’in Değmesin Ellerimiz şarkısının büyük sükse yapmasıyla büyük paralellik taşıyor. Burada, sanatın, insanların ortak yaşadığı hislerden bahsederek insanları birleştirmesi işlevini görüyoruz, bu ortak hisler her ne kadar denyoca hisler olsa da . Bir de o Model’deki kızın normal hali hadi bir derece de, şarkı söylemek için yüzünü buruştururken ya da gülerken burnu hakikaten korkunç görünüyor.
Bir de bu Twitter olayı nedir kardeş, dur onu da yazcam
19 Haziran 2011 Pazar
İşte birkaç fikir:
Bağlanmakla ve özgür hissetmekle alakalı problemlerim var. Oldukça ileri seviyede yaşıyorum, kendimi Jean-Paul Sartre'ın Mathieu'sü ile özdeşleştiriyorum falan.(Yani tam özdeşleştirmiyorum da özdeşleştirdiğim bir dönem yaşadım.) Şu sırada okuduğum kitap gösteriyor ki, artisliğe lüzum yok, piskolojide var böyle şeyler.
Bir şeye bağlandığım takdirde, kişisel tarihimin sonuna gelinecekmiş gibi hissediyorum
Rock müziğin olayı da buymuş. Hareketsizliğe, evcimenliğe karşı bir başkaldırı. (Born to Run, Wherever I May Roam, Babe I'm Gonna Leave You gibin) Rokçular evcimenliği ruhun ölümü olarak görüyorlar. Bu doğru mu?
Aşk, eylemciliğe tahsis edilmesi gereken enerjiyi gasp eden bir sakatlayıcı mı? Dinin 21. yüzyıldaki muadili mi? Bu önermeler kesinlikle abartılı bence, ama üzerine bir düşünmek lazım.
"Aşk, seks, hayatı birileriyle paylaşma gibi şeylerin hepsinin gerçekte bir hayli müphem olduğuna bir şekilde inanıyorum." demiş Morrissey - hiç sevmem gerçi. "Kendi başına kalmanız çok daha yoğun duygular doğurabilir. Bu tatminsizlik haline hiçbir şeyin müdahale etmesini istemiyorum." Doğru söylemiş pezevenk, ama ben sürekli olarak böyle bir hayat yaşamak istemem.
Kitapta diyor ki: "Robert Bly'a göre, erkeklerin sorunları kadınlarla, bilhassa anneleriyle çok güçlü bir tarzda özdeşleşmelerinden kaynaklanır. Bu sorunları halletmek için Yüce Anneyi tepip İblis'le özdeşleşmeleri gerekir."
Annesine düşkün erkeklerin settle down olayına girmeye pek bir meraklı olduğu aşikar.
Piki, bu bağlanmak istememe problemi bir problem mi? Olabilir, bilmiyorum. Ama yane, bağlanmak kelime anlamı olarak da oldukça rahatsızlık verici geliyor kulağa; daha fazla konfor için birilerini nesne olarak kullanmak gibi, duygularla alakası yok, içgüdüsel bir pragmatizm.
Dünya, hala erkeklerin dünyası. Kadınların daha etken rollerde olması gerekiyor ve özgürleşmeleri. Sosyal evrim süreci, yetiştirilme şekilleri, çocuk doğurma rolü vs. bunu nasıl olanaklı kılar bilmiyorum. Ya da düşündüğümden daha etken bir konumdalar da ben mi bilmiyorum, hiçbir şey de okumadım bu konuda.
Tunç malı için:
"Yüksek hızın etkisi, öznenin herhangi bir uzamsal-zamansal bağlamdan biteviye kaçırılması olarak ifade edilebilir. Saf hızın yüceltilmesi ego'nun çözülmesi kadar, benliğin hipererkeksi bir tarzda ortaya koyuluşudur. Kabarıp akma dürtüsü ile karışıp birleşme dürtüsü, kasıp kavuran bir okyanus duygusunda kaynaşır."
Yani:Mala vurabilirsen - bir gün -, biraz daha yavaş kullanmaya başlarsın diye umuyorum.
Bağlanmakla ve özgür hissetmekle alakalı problemlerim var. Oldukça ileri seviyede yaşıyorum, kendimi Jean-Paul Sartre'ın Mathieu'sü ile özdeşleştiriyorum falan.(Yani tam özdeşleştirmiyorum da özdeşleştirdiğim bir dönem yaşadım.) Şu sırada okuduğum kitap gösteriyor ki, artisliğe lüzum yok, piskolojide var böyle şeyler.
Bir şeye bağlandığım takdirde, kişisel tarihimin sonuna gelinecekmiş gibi hissediyorum
Rock müziğin olayı da buymuş. Hareketsizliğe, evcimenliğe karşı bir başkaldırı. (Born to Run, Wherever I May Roam, Babe I'm Gonna Leave You gibin) Rokçular evcimenliği ruhun ölümü olarak görüyorlar. Bu doğru mu?
![]() |
| Amına kodumun çelimsiz rokçuları |
"Aşk, seks, hayatı birileriyle paylaşma gibi şeylerin hepsinin gerçekte bir hayli müphem olduğuna bir şekilde inanıyorum." demiş Morrissey - hiç sevmem gerçi. "Kendi başına kalmanız çok daha yoğun duygular doğurabilir. Bu tatminsizlik haline hiçbir şeyin müdahale etmesini istemiyorum." Doğru söylemiş pezevenk, ama ben sürekli olarak böyle bir hayat yaşamak istemem.
Kitapta diyor ki: "Robert Bly'a göre, erkeklerin sorunları kadınlarla, bilhassa anneleriyle çok güçlü bir tarzda özdeşleşmelerinden kaynaklanır. Bu sorunları halletmek için Yüce Anneyi tepip İblis'le özdeşleşmeleri gerekir."
Annesine düşkün erkeklerin settle down olayına girmeye pek bir meraklı olduğu aşikar.
Piki, bu bağlanmak istememe problemi bir problem mi? Olabilir, bilmiyorum. Ama yane, bağlanmak kelime anlamı olarak da oldukça rahatsızlık verici geliyor kulağa; daha fazla konfor için birilerini nesne olarak kullanmak gibi, duygularla alakası yok, içgüdüsel bir pragmatizm.
Dünya, hala erkeklerin dünyası. Kadınların daha etken rollerde olması gerekiyor ve özgürleşmeleri. Sosyal evrim süreci, yetiştirilme şekilleri, çocuk doğurma rolü vs. bunu nasıl olanaklı kılar bilmiyorum. Ya da düşündüğümden daha etken bir konumdalar da ben mi bilmiyorum, hiçbir şey de okumadım bu konuda.
Tunç malı için:
"Yüksek hızın etkisi, öznenin herhangi bir uzamsal-zamansal bağlamdan biteviye kaçırılması olarak ifade edilebilir. Saf hızın yüceltilmesi ego'nun çözülmesi kadar, benliğin hipererkeksi bir tarzda ortaya koyuluşudur. Kabarıp akma dürtüsü ile karışıp birleşme dürtüsü, kasıp kavuran bir okyanus duygusunda kaynaşır."
Yani:Mala vurabilirsen - bir gün -, biraz daha yavaş kullanmaya başlarsın diye umuyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



