29 Mayıs 2010 Cumartesi

Uğrunda Yaşayıp Ölebileceğim Fikir - 1 Ağustos 1835

" ...    Bir iki istisna dışında arkadaşlarımın benim üzerimde belli bir etkisi olmadı. Kendisi hakkında net olmayan bir hayat kaçınılmaz olarak pürüzlü bir yüzey gösterir; belli olguları ve aşikar uyumsuzluklarını göze almaktan kaçındılar; bunları daha yüksek bir anlaşmada çözmeyi deneyecek ya da bunun iç gerekliliğini algılayacak kadar benimle ilgilenmediler. Bu yüzden benim hakkımda görüşleri hep tek taraflı oldu, ben de, bunun sonucu olarak onların sözlerine çok fazla ya da çok az bir ağırlık verdim. Artık onların tesirinden ve yaşama alanım üzerindeki muhtemel yanıltıcı etkisinden geri çekildim. Böylece bir kere daha hayatıma başka bir şekilde başlamam gereken noktada duruyorum. Şimdi kendime sakin bir bakış ayarlayıp ciddi hareket etmeye başlayacağım; çünkü ancak bu şekilde, çocuğun ilk bilinçli eylemiyle kendisine "ben" demesi gibi, kendime daha derin bir anlamda "ben" diyebileceğim. 

Fakat bunun için sabır gerekir, insan eker ekmez biçemez. Müritlerine üç yıl suskun durmalarını emreden, bu sürenin sonunda her şeyin yoluna gireceğini söyleyen filozofun yöntemini aklımda tutacağım. İnsan şölene şafakta değil güneş batımında başlar. Tinsel alemde de böyledir, ışığın parlayıp belirmesi ve güneşin bütün ihtişamıyla parlayıp çıkması için ilk önce biraz çalışmak gerekir. Her ne kadar Tanrının güneşi iyinin üstüne de kötünün üstüne doğurduğu, yağmuru haklının üzerine de haksızın üzerine de indirdiği söylense de tinsel alemde durum böyle değildir. Ve zarlar atıldı - bu yolun dönüşü yok artık! Bu yol kesinlikle mücadeleye götürür ama vazgeçmeyeceğim. Geçmiş için yas tutmayacağım - neden yas tutayım ki? Enerjiyle çalışacağım, o sırada daha da derine gittiğini unutup ne kadar gömüldüğünü hesaplamaya başlayan bataklığa saplanmış adam gibi yas tutarak zamanı boşa harcamayacağım. Keşfettiğim yol üzerinde hızla yol alacağım. Lut'un karısının yaptığı gibi dönüp ardıma bakmadan, yolumda karşıma çıkanları selamlayacak; fakat mücadelemizin yokuş yukarı olduğunu unutmayacağım."
Sören Kierkegaard

22 Nisan 2010 Perşembe

Rahat Olamamak Üzerine

Hayat bizi rahat olmamaya yönlendiriyor. Bu bir gerçek.

En akla hayale sığmaz, adi ve çirkin eylemlerde bile hafife alınacak yönler görebilmek, hararetle savunduğumuz ya da kutsal saydığımız şeylere yapılacak saldırılara ağzımızda köpüklerle cevap vermemek ve uğruna köpek gibi uğraştığımız amaçlarımız başarıya ulaşmadığında "öeh neyse" diyebilmek bence oldukça cool. Cool olmak ise oldukça önemli, zira dış etkilerden ötürü mutsuz ve mutlu olacağımız zamanlar olacaktır. Fakat kişisel mutluluğumuz için kontrol edebileceğimiz tek faktör olan, olduğumuz kişiden kaynaklanan memnuniyetin anahtarı cool olmak.

Sistem mi yapıyor bunu yoksa doğanın normal işleyişi mi bu bilmiyorum, ama her yerde egosu oldukça yüksek kişiler var. İnsanların, kişinin değerini, kişinin kendine verdiği değer ve kendini satışıyla ölçmesiyle alakalı bir durum bu sanırım. Lakin, bu götün tavanda olması durumu katiyen cool bir tutum değil. Bu insanlar tabiatlarından kaynaklanan bir yanlış anlama sebebiyle durumlarından katiyen memnun olamıyorlar. Kendi kafalarındaki dünya düzeni ile gerçekte işleyen düzen arasında derin farklar var ve ne zaman kendi kafalarındaki kusursuz düzenden sapmalar olsa Nihal'le fingirdeşen Behlül'ü gören Bihter gibi sinire kesiyor, yerlerinde duramıyorlar. Yanlışlık yapanın kendileri değil de dünya olduğuna karar veriyorlar. Küstahlığa bak! Halbüsü dünyanın işleyişinin onlarla uzaktan yakından alakası yok, kimse onları sinirlendirmek için özel bir çaba sarfetmiyor, kimse onları umursamıyor bile. Dünyadaki değerini ve değersizliğini(ya da geçiciliğini) görmek de cool olmanın gereklerinden biri. Hayatta önceden tasavvur etmediğimiz noktalara savrulabiliriz, ama bu hayatın bize diğerlerinden daha adaletsizce davrandığı ya da insanların bizi üzmek için fazladan çaba gösterdikleri manasına gelmiyor. Dünya bizim konvansiyonel adalet kurallarımıza göre işlemiyor, insanlar ise zaten topyekun bir mallar sürüsü.

Bu yüzden, isteklerimizin gerçekleşmeyebileceği, inandıklarımızın doğru olmayabileceği ihtimallerini göz önünde bulundurarak, makul gayeler peşinde koşmalıyız.

Örneğin bu sabah onu gördüğümden beri edindiğim amaçlardan biri bu.
 Gerçeğini bulamadığımdan temsili fotoğrafını gördüğünüz bu gıda tavukgöğsülü kazandibi.

Eminim ki, tavukgöğsülü kazandibi yemeyi ciddi bir hedef olarak belirlemek diğer birçok insanın kendilerine amaç edindiği çok daha önemli görünen şeylerden daha saçma olmayacaktır. Dahası ise tavukgöğsülü kazandibinin muhtemelen çok daha ulaşılabilir, iddiasız ve mutluluk verici olduğu.

29 Mart 2010 Pazartesi

Hayatı Doğru Yaşamak Üzerine

Lüksün varolması gereken yer banyodur bence. Masalar, koltuk takımları, tezgahlardan o kadar da etkilenmem; ama banyolarda pek çok etkileyici şey bulunabilir.

Sözgelimi, bu kompakt sistem tabir edilen küvetli duşakabinimsi şey oldukça heyecan verici bence. Jakuzisi, ses sistemi ve bel destekli sırt masajı diye bir şeyi var.
Bu da evde olmasını isteyebileceğimiz türden bir duş başlığı. Ben isterim. Duş başlığından gelen su tek bir noktaya değil tüm vücuda erişebiliyor.

Bu kompakt sistem ve duş başlığına sahip olmak hayatımızdaki amaçlardan biri olabilir. Bunun için pek tabi ki paraya ihtiyaç duymaktayız. Ve fakat, hayalimizdeki banyoya erişmek için köpek gibi çalışıp, gerektiğinde gerekli mercilere gerekli sözleri söylemek yeterince iyi bir trade-off mu?(Kerem doğru yazdım mı :) Yoksa mütevazı bir sefilliğe kanaat edip daha fazla zaman ve kendi kendimizin efendisi olma özgürlüğüne sahip olmayı mı tercih etmeliyiz?

Bu soruların doğru cevapları yok. Hayatı doğru yaşamak ya da hayatı başarmak umabileceğimiz bir şey değil.

Hayatı yanlış yaşamak ise nispeten daha belirgin hatlarla açıklanabilir. Örneğin, kilo alarak balon gibi şişman biri olarak hayatımızı sürdürmemiz gerek sağlık sorunları açısından, gerek de toplumdaki yerimiz açısından olumlu sonuçlara yol açmayacaktır ve bu da aslında olabileceğimiz kadar mutlu bir insan olmamamızla sonuçlanabilir. Veya kolay olanı yapmak, toplumun alışkanlıklarına ayrı düşmekten çekindiğimiz için kendi isteklerimizden vazgeçmek de yanlış yaşamanın bir örneği olabilir belki.

Ve fakat çelişkiye düştüğüm şöyle bir nokta var. Amacımız potansiyelimizi gerçekleştirmek mi olmalı yoksa rahat olmak mı?  Hepimiz rahat olup daha az çalışıp daha az tüketsek, ekonomi, teknoloji gelişmezdi. Dünyaya çarpacak göktaşlarına karşı savunma mekaznizmaları kuramazdık. Öte yandan insanlık, muhtemelen şu anki haline kıyasla çok daha fazla mutlu olurdu. Göktaşı hızla gezegenimize yaklaşırken sikimiz taşağımıza denk rahat rahat güneşin altında yayılıyor olurduk.

Bu konular geriyor beni.

26 Mart 2010 Cuma

Körüklü otobüsün körüğünde yolculuk etmek oldukça eğlenceli.

Ayrıca sürekli alt-orta sınıfa mensup öğrencilerin ağzına sıçılıyor ya. Ekonomik demokratiklik pek tabi siyasi demokratiklikten çok daha önemli. Now that this has been said, dünyadaki bütün problem insanların kendilerine çok fazla değer vermesinden ve buna bağlı olarak başına gelen her şeye anlam atfetmesinden kaynaklanıyor. 400-500 yıl öncesine kadar astroloji oldukça önem verilen bir bilimdi. Harry Potter kitabındaki centaur da astroloji dersi veriyordu gençlere. Astroloji eğlenceli. Cool ötesi Schopenhauer'in dediği gibi iradenin oyuncaklarıyız ve irade de hiçbir anlamı olmayan bir şey.

Eurosport'ta eşli dans şampiyonası var ve kız çok taş. Hm, erkek de iyi, tam Asuş'un beğenisine uygun.

Üniversite isimli kitabı okudum. Sayın dekan Henry Rosovsky'nin de dediği üzere lisans eğitiminde öğrenilen şeylerin içeriği o kadar da önemli olmayabilir. "Öğrenciler öğrendikleri bilgilerin birçoğunu unutacaklardır ve yeni gelişmeler bugün öğretilenlerin bir çoğunu geçersiz kılacaktır. Herhalde hepimiz aklın yararlarını ve değerini bilmenin eğitimli bir kişi için gerekli olduğunu kabul ederiz."
ve de, "İnsanlar fırsat buldukça, hiçbir durumda karşı çıkılamayacak bilimsel kanıtlar yoksa, hatta bazen olsa bile, istediklerine inanırlar." Günümüzde bunu özellikle evrim teorisi konusunda görebiliyoruz. Halkımızın yarısı(ya da daha fazlası?) evrimin varlığını kabul etmiyor.
Fikrimce bu husus insanın değerine karar verme aşamasında güzel bir ön test. 1500'lü yıllardan beri aklın önemi gittikçe artıyor ve günümüzde artık aklın egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ve fakat, transition state bitmiş değil tabi ki. Bir geçiş döneminde yaşamanın teorik olarak sakin bir dönemde yaşamaktan daha eğlenceli olacağı düşünülebilir.




"Kadınlar kocalarının ve babalarının boyunduruğu altında yaşıyorlardı. Politikada ya da toplumsal yaşam içinde yerleri yoktu; ne mirasa ortak ne de para sahibi olabiliyorlardı. On üç on dört yaşlarında evlendiriliyorlardı, kocaları babaları tarafından, duygusal olarak kendilerine uygun olup olmadığı düşünülmeksizin seçiliyordu.
Bu sayılanların hiçbiri Sokrates'in çağdaşlarını şaşırtıcı görünmezdi. Asklepyos için neden horoz kurban ettikleri ya da erdemli olmak için bir adamın neden ille de birini öldürmesi gerektiği sorulsa, kafaları karışır, öfkelenirlerdi. Bu soruları sormak onlara göre, neden kıştan sonra bahar geldiğini ya da buzun niçin soğuk olduğunu sormak kadar ahmakça idi.
...
Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim farketmiş olmamız imkansız gibi gelir bize. Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz, çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkartan bir önder olarak göremeyiz. "
Antik Yunan toplumu düşünülerek yazılmış bu metin kolayca bizim toplumumuza veya diğer toplumlara uyarlanabilir. Old Testament'a inanan insanlar dünyanın 10000 yıl önce yaratıldığına inanıyorlarmış. İsa'ya inananlar İsa'nın tüm insanlığın günahlarının kefaretini ödemek için acı çektiğini ve günahlarla doğduklarını düşünüyorlar. İslam için de çeşitli örnekler bulunabilir. Toplum ortalama zekaya sahip bir insandan kat kat aptal olmasa bile asgari olarak o miktarda aptaldır.
.
Üniversitelerde aklın üstünlüğünü kabul etmeyen insanların olması fikri bana rahatsız edici geliyor. Dinin bireysel bir olgu olduğu söylenir; fakat durum asla bu değildir. İnsanların neye inandığı kimsenin yargılayabileceği bir konu olmamakla birlikte, toplumun işleyişinde aklın üstünde herhangi bir değer ya da inanışın bulunması düşünüleme.
"I contend we are both atheists. I just believe in one fewer god than you do. When you understand when you dismiss all other possible gods, you will understand why I dismiss yours." Stephen F. Roberts
"I am against religion because it teaches us to be satisfied with not understanding the world." Richard Dawkins

Öte yandan siyasi düşüncelere sahip özelde öğrenci toplulukları, genelde ise her türlü topluluk partizanca davranışlara sahipler, kaba, taşkın, aptal ve mizah duygusundan yoksunlar. Hiçbiri hoş değil. Ateistler de semavi dinlere mensup kişilerin diğer yönünde fanatikçe davranışlara sahipler, bu da hoş olmasa gerek.

Asutay hanım, son olarak blog yazmak cool da olabilir, olmayadabilir. Her zenci cool değil ama Snoop Dogg cool. Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum.

11 Mart 2010 Perşembe

Ankara'daki Ulaşım Ücretlerine İndirimin İptali ve bir yazı falan

Selam sevgili halk!

Oldukça yoruldum sevgili halk. Çünkü dersler var, antreman da var. Hayat yorucu takdir edersiniz ki, siz de bir miktar yoruluyorsunuzdur. Ama, yoruluyorum deyi üzülmeyin sevgili halk, özellikle de lüzumlu işler yapıyorsanız-ki yapıyor olduğunuzdan şüpheliyim-. Çünkü yaşamınızda ne kadar çok şey yaşarsanız, o kadar uzun yaşamışsınızdır demektir.

Lakin siz tabi ki böyle şeylerle ilgilenmiyorsunuz, di mi canlarım :) Ekmek parası peşinde koşturup duraraktan bir yandan öldükten sonra cima edeceğiniz hurileri nurileri düşünüyorsunuz muhtemelen. Çok normal canlarım benim, ya ne düşüneceğnizdi, dünya gibi varolması tamamen lüzumsuz bir gezegenin lüzumsuz insanları arasında sahip olduğunuz ekstra lüzumsuzluğu mu? E, tabi hayır kuzucuklarım. Özellikle de siz sevgili Ankara halkı. Sevgili pıtırcıklar, ne güzel pıtır pıtır konuşuyordunuz dolmuş şöförleriyle "Ay siz de mağdur oluyorsunuz, inşallah bir çözüm olur." diyerekten. Ne güzel oldu bakın, 1.85 oldu dolmuş fiyatları tekrar. Topluca sikilmeye devam edeceğiz, oh oh ne mutlu. Ben Ankaralıyım biliyor musunuz sevgili insanlar? Sever idim Ankara'yı. Şu sırada tiksinmeye başladım. Dünyadaki milyarlarca embesilden daha aptal olabilmeniz bir yana, çok da zevksizsiniz tontiş halkım. Düşünüyor kişi, ya bari daha sofistike insanlar sikseydi bizleri deyi.

Şey, ama iyi bir haberim var. Haziranda büyük halk konseri ve sirk olacakmış, hem de size bedava. Türlü çileler çekerek hayatta kalmayı başaran, ama yaşamayan siz duyguları, düşünceleri, korkuları primitif mi primitif olup maymunla aynı soydan gelme düşüncesine şiddetle karşı çıkan sizlere. Oh oh iyisiniz yine Ferhat Göçer'i Ebru Gündeş'i izlersiniz :)

Hım, neyse böyle olacağı belliydi. Rant oldukça büyük sonuçta. "Sıkıntıdan" kurtulmuş dolmuşçular. Sanırım bireysel olmayanlar arasında taraf olabileceğim tek konu M.G.'e karşı olmak.

Mahinur Hoca'ya buradan öpücüklerimi gönderiyorum. Ay dünyalar tatlısı bir kadın, bayıldım. Kendisi bize kara delikleri anlatırken "Ay çocuklar ben şimdi yolda yürürken kolamı -çünkü yolda ben kolayla yürürüm genelde- kara deliğe atsam anında yutuverir kara delik onu." diye anlatan bir insan. Ama kuvasarlar da varmış tabi.

Kürekte tam bıkma noktasına geldim, sezonun en zor noktası burası sanırım. Boku çıktı.

Öhöm, ondan sonra okuduğum yazarlar arasında en cool bulduklarımdan biri kesinlikle Schopenhauer, buna karar verdim. Cioran ise dallama, buna da karar verdim.

Schopenhauer diyordu, insanların küstahlığı, insanlar kocaman gök cisimlerinin, bit kadar insanların hayatlarına herhangi bir şekilde etki edeceğini düşünüyorlar falan. Cioran da insanların öldükten sonra yok olmalarının olanaksız olduğunu düşünecek kadar küstah olduklarını söylüyordu.

İnsan vücudundaki hidrojenler falan 14 milyar yaşında falanmış ya. Eski diil mi ki o?

Şöyle bir yazı yazmışım yakın tarihlerden birinde:

"Mutsuz değilim, fakat eskisi kadar mutlu da sayılmam kesinlikle. Çünkü insan yaşlandıkça ufku genişliyor ve dert edeceği şeylerin sayısı artıyor. Diğer bir neden de mutluluğun, insanın bulunduğu yerle yetinmesiyle alakalı bir olgu olması. Ve fakat, mealesef toplum ve doğanın dinamikleri insanın mutluluk arayışıyla tam bir çakışma halinde ve bu bulunduğumuz yerle yetine durumuna izin vermiyor. Geleceği dert ettiğimizden ve daha çok beyaz eşya ve kanepe alacak paramız olabilmesi için kapasitemizi sınırlarına kadar zorlamaya şartlandırılıyoruz. Maksimum verimle çalışmak için motivasyona ihtiyacımız var ve bu da maksimum verimle çalışmayı 'istememiz' anlamına geliyor. Bu isteğin spesifik olarak, o bilgiyi öğrenme ya da o işi daha iyi yapma isteği olarak ortaya çıkması çok ender. Motivasyonumuzun ana kaynağı daha zengin ve buna bağlı olarak daha mutlu, güçlü, vs. olmak oluyor. Parayı arzulamaya şartlanıyoruz, ya da gücü, saygınlığı vs. Fakat temelde o işi yapma arzusuna sahip değiliz. Bu bir problem pek tabi. Daha da önemlisi, arzular beklentileri, endişeyi doğuruyor ve mutluluk kayboluyor. Arzuların amk. İşimizde başarılı oldukça edindiğimiz his, mutluluktan ziyade, üzerine çıkmayı başardığımız kitlenin büyüklüğü ölçüsünde bir tatminden başka bir şey değil. Ne kadar üzücü. Güneşin ve ayın altında bir şeyler okuyup yazsak, müzik dinlesek, birbirimize dostça gülümsemelerle yaklaşsak ve kasmayabilsek keşke."

Asutay yazı yaz lan! Kerem blog nerde !?

26 Şubat 2010 Cuma

8. dönem

Malumunuz okullar başladı. Üniversiteler de başladı. Birbirinden azgın, hormon patlamaları içindeki taşkın, kaba, zevksiz ve iğrenç genç insanlar yine işgal etti okulu. Kampüsteki restoranları işgal edip "Abi şu dersi ekleyemedim. Şunu ekledim. Caz tarihinde de saat 7'den gece 1'e kadar sürekli register'a bastım, bir anda çat diye eklendi. Hah hah hay." şeklinde muhabbetler döndürüyorlar. "Abi şu kızın götü, bu kızın bacağı." şeklinde seviyesiz lakırdılar da ediyorlar.(Ben ediyorum)

İnsanlığı sevmek ve bireylere tek tek değer vermek ne kadar doğalsa bu yığınlardan da ne kadar tiksinsen o kadar doğal. Bu gençler ne kadar aptallarsa götleri o kadar tavana vuruyor. Bir kısmı "Nolcak abi ya rahat olalım." tribinde tuzu kurulardanken diğerleri de çirkefliği ve sinsiliği vazgeçilmez erdemler olarak benimsemişler. Hepsinin amk.

Şimdi, bu tatlı ortamda benim en büyük problemim tanıdığım ama arkadaşım olmayan insanlarla selamlaşma problemi. Samimi olarak söylemeliyim ki, çok fazla geriliyorum. Selamlaşma sonucu ise kendimi kötü hissediyorum, bu kötü hissetme durumunu bir süre atamıyorum üzerimden. Yaşam sürem azalıyor sanki stresten.

Beşinci yılımdayım artık okulda. Bir sürü insan var bir şekilde tanıdığım ya da simasına aşina olduğum. Aşırı arkadaş edinme heveslisi biri de olmadığımdan çoğuyla uzun süredir muhabbet etmişliğim olmuyor.

Beni yoran şey bu gri çizgiler. Hangi kişilere uzaktan selam vermeliyim? Hangi kişilere merhaba demeliyim ve hangileriyle durup konuşmalıyım? Ya da lan bununla selamlaşmalarımızın zaman aşımı geldi de artık tanımazdan gelme aşamasına mı geçsem?

Ya da bölümde sürekli görüyorsun birini. Her gördüğünde selam versen iyice boku çıkacak. Ama yanından geçip gitsen de ayıp olmaz mı ki aceba?

Pöh cumartesi günkü testimi heyecanla bekler, herkese mutlu utopialarda yaşamaları dileğimi dilerim.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Öeh

Eah finaller bitti. Son bir sunum kalmıştı, onu da bu saate kadar hazırladım işte. Birkaç saat sonra sunarsam hayırlısıyla akpak bir şekilde dönemi tamamlamış olacağım. Hayvanlar gibi antreman yapabileceğim hem de, ne güzel.
J. Lo'nun son klibi ne kadar da göz yoruyor. Timbaland'la Soshy ne çok çaldı, daha önce de Riyanna çalıyordu mütemadiyen, hala da çalıyor sanırım. Kötü değil neyse.

Kayıp Zamanın İzinde serisinin ilk kitabını aldım. Hoba. 22 lira verdim. Zuba. Ama olsun, iyi oldu yine. Tayyip Erdoğan yakışıklı ve uzun boylu.

Deterjanda köpük bulunmasının hiç lüzumu yokmuş aslında, hatta zarar bile verebiliyormuş. Müşteri beğensin diye koyayorlarmış foaming agent sanırsam.

Bir kişinin nasıl güldüğünden edebini, neye güldüğünden aklını anlarım. - Mevlana
Mevlana bi fuck off face off. -Anonymous

Ya şimdi yazıyorum böyle, çünkü bişeylerle oyalanmam lazım. Uyuyamayacak kadar az zamanım var, ama anlamlı bir şey yapmama yeterli gelecek çoklukta da değil bu zaman.

Bu LES'in falan dershanesine neyin gidiyormuş millet sanırımç. Gerek var mı ki? Yoktur bence ya.

Bu dönem anır ya da hay anır olsam ne güzel olcak. Olsam.
öeuhdad gidiyorum ben.

9 Ocak 2010 Cumartesi

Yıl Sonu Değerlendirmesi

Sevgili Blog,

Görüşmeyeli nasılsın? Özledim seni doğrusu, canım benim. Daha çok yazmak isterim, lakin doğru zaman doğru platform bulma hususunda sıkıntılar yaşıyorum.

Gerçi yılbaşı olalı nereden baksan dokuz gün oldu ve fakat geçen yılın bir muhasebesini yapmak ateşiyle yanıyorum hala.

Süper bir yıl oldu. Bir kere sene başındaki ben ile sene sonundaki ben arasında nereden baksan hatırı sayılır bir fark var amk. Bu da en önemli ölçüt olsa gerek.

Sene başı mal mal takıldım açıkçası. Arda'yla beraber hiçbir şey yapmama eylemini ifa ettim. Şunu söylemeliyim, hiçbir şey yapmamak oldukça yorucu bir iş. Öyle ki, ne ders çalışmaya ne antreman yapmaya ne de kitap okumaya iki dakika vaktim olmadı Eh, itiraf edeyim, o kadar da sıkılmadım. Eğlenceliydi ve fakat şu an geriye baktığımda çarçur edilmiş bir 5-6 aydan başka birşey görmüyorum.

Pek tabi ki, yaşanması gereken şeylermiş bunlar da bebeğim.

Sonra Almanya'ya gittim. Almanya'da hiç mala vuramadım. Bence oldukça önemli bir ayrıntı bu. NE AYRINTISI LAN HATTA? Hele ki Ozan'ın iki ayda 15-16 ayrı kızla cima ettiği günümüz dünyasında ziyadesiyle utanıyorum kendimden. Bir torba da kondom götürmüştüm halbüsü, malum Almanya pahalı ülke heuheuh.

Öhöm bu bahsi kapatayım. Almanya benim için önemli bir deneyim oldu. Çokça kendimle başbaşaydım. Şimdiki aklım olsa İngilizce eğitim veren bir üniversiteye giderdim, geceleri hiç dışarı çıkmazdım. Ders çalışır ve kürek çekerdim.

Aklımın başıma erişmesinin mütemadiyen retarded bir süreç olması ne kadar da üzücü. Gerek ÖSS'ye gerekse üniversitedeki derslerime yeterince çalışmadığımı ancak yeni yeni kabul etmeyi başardım. Aslında aklım var da çalışmıyorum demek ne kadar acınası. Hem başarılı olmayı bu kadar isteyip hem de bunun için hiç çalışmamış olmak ne kadar aptalca.

Kendimi, o kadar da suçlamıyorum. Elimden geleni yapıyorum, kendime hiç ihanet etmediğimi düşünüyorum. O yüzden güzel.

Almanya'da kalmam, tüm etkilerden uzak kalmam açısından ziyadesiyle yararlı oldu. Muazzam akademik başarısızlığım ise hoş olmadı pek. Böyle konuşurkene room raiders'ta gibi hissettim kendimi eheh. Odada bulduğum g-string'leri beğendim, dibini iyi dövdürdüğünü gösteriyor; ama pegging aparatını sevmedim, dövdürmeyi sevdiğin kadar dövmeyi de sevdiğini gösteriyor.

Ağustos sonrası ise altın zamanlarım oldu.



Kürek çektim! Hem de iyi antreman yapıyorum hoba.

Ders çalışıyorum! Oh yeah man.

Kitap okumaya başladım tekrardan.

Gazete okumayı bıraktım. Okuduğum zaman da Kelebek, Cadde falan okuyorum ehe.

Saçma bir süperlikte ilerleyen bir ilişkim var.



Yeni yılın daha da farklı süperliklere gebe olmasını, bir sürü acayip güzel şey olmasını, analı diliyorum.